İş İlanları
05 Temmuz 2019 Cuma

Gökdelenler Aydınlatılmalı Mı?

İstanbul’da dolaşırken, gündüz yanından geçmediğim ama gece vakti bir hayalet gibi karşıma çıkıveren hayli gökdelen ile karşılaşıyorum. Güpegündüz tüm manzarayı ve hatta gökyüzünü kapladıkları yetmiyormuş gibi, bir de gece vakti gözümüzü almaya devam mı etmeliler?

05 Temmuz 2019 Cuma, 07:51

简体中文 简体中文 English English Deutsch Deutsch Русский Русский Türkçe Türkçe

Güpegündüz tüm manzarayı ve hatta gökyüzünü kapladıkları yetmiyormuş gibi, bir de gece vakti gözümüzü almaya devam mı etmeliler? Giriş çok mu sert oldu?

İstanbul’da dolaşırken, gündüz yanından geçmediğim ama gece vakti bir hayalet gibi karşıma çıkıveren hayli gökdelen ile karşılaşıyorum. Sadece dış köşelerine yerleştirilen sıra LED‘ler ile, içi boş bir kara hayalet gibi durmaktalar. “Ben buradayım!” demenin yolu bu kadar özensiz olmamalı.

İnşaat halinde olsalar bile, o sıralarda geldikleri aşamayı vurgulayan, mütevazi bir aydınlatma ile, belki de biten alt katlarda daha kuvvetli bir aydınlatmanın yükseldikçe hafiflediği bir senaryo ile aydınlatma yapılması çok mu zordur? En azından, kütlenin ana çizgilerini çizgisel değil biraz da yüzeysel, yani daha tanımlanabilir aydınlatmak akla gelmez mi?

İnşaat firması, reklamını da yapmak isteyecektir elbet. O zaman cephe yüzeylerine aşağılardan gönderilen ya da arkadan aydınlatılan, belki de LED ekran mantığı ile ışıklandırılmış; okunabilir büyüklükte tek ya da çok sayıda firma amblemlerini yerleştirmek, içi boş bir hayaletten daha anlamlı ve dikkat çekici olmaz mı? Belki de bir ileri aşama, o cephelerde, yapının bitmiş halini yansıtan görseller kullanmak olacaktır.

Gelelim o koca yapı bittikten sonra yapılabileceklere… “Kamusal Alanlar ve Binalar Nasıl Aydınlatılmalı?” yazımızda üzerinde durduğumuz gibi, rengarenk bir gece cephesi yaratıp, binanın işlevinden insanları şüpheye düşüren bir ışık festivali havası yaratmanın hiçbir anlamı olmayacaktır. Özellikle cam cephe benzeri ya da yansıtıcı özelliği olan dış cephe kaplamalarının, bizim dış aydınlatmamızı ayna gibi yansıtıp göz alacağını, daima dikkate almalıyız .Bu yansıma, trafik için sorun yaratacağı gibi, diğer yapıların da istem dışı aydınlanmasına neden olacaktır.

İç mekâna hiç girmeyeceğim. Sadece, düşey kütlenin yarattığı ekstra sorunlara, acil durumlar adına değineceğim biraz sonra. Gelelim yine o koca kütlenin dış görünüşüne.

Bir lunapark salıncağının yüksek kulesine yakışan; bol renkli, bol ışıklı, ve hayli şenlikli aydınlatmasını, bizim gökdelenin kulemsi duruşu ile karıştırmamak gerekir. Öyle bir tavır, lunaparkı davetkâr kılabilir ama bizim gökdelenin hiçbir işlevi ile bağdaşmaz ve bence, değerini zedeler.

Yapımızın oturduğu zeminin aydınlatılması ile düşey duvarların ışıklandırılması da, daima uyum içinde olmalıdır. Cephelerin dibine yığılan projektörlerin, binayı sinema perdesi gibi aydınlatması doğru olmayacaktır. Genellikle mimari anlayış hatası olarak, o yapıları dümdüz bir zemine bayrak direği diker gibi tasarlayan kardeşlerimiz, kentlere bir de “aydınlatma hatası” eklemesinler lütfen!

Gökdelenin otel ya da konut olması durumunda ise, hiçbir zaman orada yaşayanların uykusunu kaçıracak ışık düzeyine yükselmemeye önemle dikkat edilmelidir. Sadece gece uykusuna değil, güneş battıktan sonraki saatlerde yine iç mekânlarda ihtiyaç duyulacak dinlenme atmosferine de tecavüz edecek düzeyde aydınlatma, çok yanlış olacaktır.

Yani özet olarak her türlü aydınlatma daima, yaşama müdahale değil, destek amaçlı tasarlanmalıdır. Daha önce de dedik ya; aydınlatma konusunda, hiçbir zaman tesisatçının keyfine ya da LED satıcısının satış gayretine teslim olunmamalıdır.

Elbette bu koca binaları aydınlatırken abartılan seviyelerin, bence “güneşe ulaşma” hakkının bir uzantısı olan, güneş battıktan sonra başlayan; “yıldızlara ve aya ulaşma” hakkını da engelleyeceği dikkatlerden kaçmamalıdır. Işık kirliliği dediğimiz şey tam da budur işte. Çöpünü süpürerek de temizleyemeyeceğimiz bu kirlilik bence; doğal bir insan hakkına müdahaledir. Aman dikkat!

Bu başlığa ilişkin son söylemek isteyeceğim, bir gökdelende abartılan dış aydınlatmanın, yakın çevredeki diğer binaları da uykusundan edeceğini unutmamak gerektiğidir.

Acil Kaçış Yolları ve Alanları

Gökdelenler, göğü delme telaşı içinde iken, önemli yaşamsal gereksinmeleri maalesef göz ardı edebilmekte, acil durumlarda kolay hareket edebilme ve insanları çabuk tahliye edebilme konusunda ciddi riskler taşımaktadır..

O yüzden, iç aydınlatma konusunda en çok önem verilmesi gereken alanlar, olası panik durumlarında yayaların ve hatta kapalı garajdaki otoların tahliye yollarıdır.

Yangın merdivenlerine ulaşan koridorlardaki ışık şiddetinin, alarm verilen panik durumunda belirgin olarak yükselmesi, hatta yanıp sönen kırmızı ışıklarla desteklenmesi, akla gelen önlemlerdir. Diğer yandan, oteller için, kolay yol bulma amacı ile önerdiğimiz LED çizgi oluşturan aydınlatma yöntemi, gökdelenler için de önerilmelidir. Önceden öngörülen ve görülebilir alanlarda ışıklı tabelalar oluşturup, hangi rengin hangi yolu işaret ettiği belirgin şekilde vurgulanmalıdır.

Elbette bu sistemi besleyen tüm kablolar hem yanmaz olmalı hem de enerjisini şebeke dışından elde edebilmeli yani kendisi üretebilmelidir. Yani bu yapıların hiç değilse, merdiven ve asansör boşluklarına ait aydınlatma sisteminin, enerji gereksinimini kendi bünyesinde üretebilmesi, bence hayati ölçekte bir zorunluluktur.

Tam burada, gökdelen adına bir avantajdan söz edeceğim. 50-100 metre ve üstündeki yüksekliklerdeki rüzgar şiddetinin, kendi enerjisini üretme konusunda o yapıya özel bir avantaj ve değer artışı sağlayacağını da hiç unutmamalıyız. Bu değer artışı da daima, bu uğurda harcanacak paranın 3-4 yıl içinde amortismanını sağlayacaktır. Böyle bir rüzgâr türbini veya türbinlerine ve yeterli PV panellere sahip olan bir gökdelene yakışan da, bu temiz enerji sistemlerini, “ele güne örnek olması için!” geceleri yeterince aydınlatarak, ustaca vurgulamasıdır.

Gökdelen olmanın bir başka avantajı da, hele hemen dibinde başka bir gökdelen yoksa, doğudan batıya kadar var olan güneşi, gün boyu gölgesiz olarak alabilen dış cephelere sahip olmalarıdır. Çünkü artık, bildiğimiz panellere ilaveten, düşey şeffaf yüzeylerde kullanılmak üzere, yarı geçirgen camlara da PV panel özellikleri kazandırılabilmektedir.

Bu yapılarda yaşayan insanları, adeta hasta yatağımızda iken acil durumlarda takılan oksijen hortumları misali hayata bağlayan asansörlerin enerjisinin de bu yollarla üretiliyor olması, şiddetle tavsiye edilir.

Elbette böyle bir yapıda aşırı kalabalık birikeceğinden ötürü, çok daha fazla önem kazanacak olan toplu sığınak alanlarının da, en azından aydınlatma adına kendisine yetebilecek donanıma sahip olması, olmazsa olmaz koşuldur.

Özellikle acil durumlarda kullanılacak enerjinin saklanacağı akü odalarının, hem güvenlik kontrolü hem de teknik bakımları, hayat normal seyrinde iken de, hiçbir zaman ihmal edilmemelidir. Yer altında olacakları için, o mahallere giden yollardaki ışıklar arıza olasılığı dikkate alınarak, anahtar veya sensör kullanılmaksızın daima yanar durumda olmalıdır.  Elbette tüm acil donanımın, merkezi bir kontrol sisteminden elektronik yolla ve kamera ile sürekli takibi ayrıca önem kazanacaktır.

Benim tabirimle “kule tipi yaşam” dediğim “gökdelen”, hem kendi yapısı hem de çevresel yapılanma adına istese de istemese de kuracağı kaçınılmaz ilişki, ya da kütlesinin doğuracağı mahalle baskısı yüzünden, tüm sosyal değerler açısından olduğu gibi, aydınlatmasına da, alçak yapılardan daha fazla özen göstermek zorunda olduğunu unutmamalıdır.

Tıpkı, bir aşırı şişman vatandaşın sağlığına daha çok dikkat etmesi gerektiği, hatta işgal ettiği alandan ötürü çevresindekilere verebileceği olası rahatsızlıktan ötürü de, temkinli olması gerektiği gibi!

Çok mu yüklendik bu hormonlu yapılara? Bana sorarsanız az bile! Makalenin başında sözünü ettiğim yazıma göz atarsanız, tüm hesaplamaları ile, hayatı böyle bir yokuşa sürmenin ne kadar gereksiz ve anlamsız olduğuna, eminim sizler de ikna olacaksınız. Ama ne var ki, o bilinç toplum tarafından benimsenene ve alternatif yaşam koşulları oluşana kadar, bu güncel gerçeği göz ardı edemeyeceğimiz de aşikardır.

İşte bu yazının amacı da, sözünü ettiğimiz riskleri en aza indirme gayretine, aydınlatma penceresinden mimarca bir katkıdır sadece.

Çelik Erengezgin
Linkedin

1946 yılında inşaat mühendisi bir babanın oğlu olarak dünyaya gelen yazar, 1997 yılından beri “Mimarlık”, “Eğitim” ve “Mesleki açıdan Ülke Sorunları” hakkında yazıyor. Erengezgin'in 120'den fazla makalesi 300'ü aşkın mesleki dergi ve gazetede yayınlandı.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir